Şehirlerin Kolları Mı Var?

 

ilknuratalkin

‘Her ay milyonlar yerlerini yurtlarını terk ediyor. Terk ediyorlar çünkü orada hiçbir şey kalmamış; HER ŞEYLERİ‘nden başka, o da çocuklarını doyurmaya yetmiyor. Oysa bir zamanlar yetiyordu.’ John Berger / Manzaralar / Sf:224
‘Yeni kapitalizmin yoksulluğu böyle bir şey. ‘ diye bitiriyordu Berger bu paragrafı .

Bense neydi o bıraktığımız ‘ her şeylerimiz’ diye düşündüm bu cümlesinin altını çizerken .

Okyanus aşırı ülkelerde yaşayan arkadaşlarım , dünyanın başka başka uzak köşelerinde yaşayan yakınlarım , bir dönem yaşayıp döndüğüm ülkeler şehirler ve okuyup içime yer eden kitaplardan edindiğim izlenim ; Yaşadığımız sancıların ortak yönünün ne çok olduğuydu.

Terk ettiğimiz şehirlerde kalan ‘Her Şeylerimiz’ miydi bizim hiçbir şeyimiz kalmamış sandığımız ?

Şehirlerin kolları mı var ? diye düşünmüştüm bir keresinde İzmir Adnan Menderes Havalimanına iner inmez.

Doğup büyüdüğümüz şehirlerden uzun süre süre uzak kaldığımızda dönüşümüzdeki ilk hissettiğimiz bir duygu olabilir mi döner dönmez sarılıp sarmalandığımızı hissetmek?

Dönüşünüzde henüz şehre girdiğiniz ilk andan itibaren o çok tanıdık kokusu karşılamaz mı sizi de ? Şehirlerin kokusu olur elbet. Memleket kokusu.

Anneanne babaanne evlerindeki gibi şehrin üstüne sinmiş bir kokudur o . Hem eski kokar biraz, hem de özlediğiniz ne varsa içine sığdırmış gibi hissetmez miyiz? Ninelerimizin göğsüne yaslar gibi başımızı

bakmaz mıyız sokaklarına uzun uzun, doya doya çekmez miyiz o tanıdık kokuyu içimize ?

Yaşadığımız şehirlerden uzaklaştığımızda kaybettiğimiz aidiyet duygusu en çok göç etmek zorunda kalanlar üzerinden incelediğimizde anlam kazanıyor .

‘ Anahtar yuvaya bir türlü oturmuyor. Anahtarı soktuğumuz deliğin bir adının da yuva olması ne tuhaf . İnsan kendi yuvasına girebilmek için anahtarını yuvaya sokup yavaşça döndürebilmeli . Benim anahtarlarımın yuvası öyle uzakta ki .’ diyor son okuduğum romandaki İstanbul’da hasta bakıcılığı yapan Gürcü kadın.
( Son Bakış / Irmak Zileli )

Göçenlerin ilk önce yaşadıkları, mekanı yuvalaştırma çabası oluyor . Bırakıp geldiği , terk etmek zorunda kaldığı evinden bir parça mutlaka oluyor yeni yerleştiği yerde.

Ülkemizin çok göç alan büyük şehirlerinde yaşayan bizlerin en sık duyduğu sözlerdir şunlar ;

‘Bizim köyde bağımız bahçemiz evimiz tarlamız var . Var da olmadı işte yapamadık orada geldik buralara, döneceğiz bir gün mutlaka !’

‘Döneceğiz bir gün mutlaka! ‘ üzerine kurar tüm yaşamını göç ettikleri yerlerde .

Biraz etrafa bakınca; Çok istemesine rağmen kökünden söküp getiremediği evinden tarlasından bahçesinden , memleketten yani, gelen ürünler vardır mutlaka gözünüze çarpan . Emaye bir kase dolusu meyve sebze belki bahçeden. Ya da pekmezler turşular salçalar mutfakta .

Belki de kenarı nakış işlenmiş bir koltuk örtüsü vardır evden getiremediği koca sedirin üzerinden son anda alıp valizine attığı.

 

ilknuratalkin

Sadece köyden büyük şehre göçmekle de sınırlı değil bu yaşanan mekanı yuvaya döndürme çabası . Modern şehirlerden başka şehirlere ülkelere olsa da bu yer değiştirme; Yine bir yerleşilen evi ya da mekanı yuvaya çevirme gayreti hep var. İstanbul’daki evinden bir Avrupa ülkesine çalışmaya giden bir arkadaşımın iki yıl süreyle kalacağı otel odasına taşıdığı çerçevelerce aile fotoğrafı ve en sevdiği abajuru geliyor aklıma tam burada .

Haydi fotoğraflar aileyi yanında taşıyor olmak hissi diyelim, abajur da nesi ! Alırsın gittiğin yerden yenisini .

Kendini bildin bileli aynı abajurun altında okuduysan uykuya dalarken kitaplarını , abajur da seninle gelmeliydi o halde . Gittiğin yer ancak öyle evin olurdu. Başka hiç bir ışık yetmezdi kitabının sayfalarını aydınlatmaya . Evinde hissetmek icin getirdigin bir parca olmalıydı yanında. İçinde taşıyıp getirdiklerini topladığın dokunulabilir gözle görülebilir bir parçan olmalıydı uykuya giderken.

Tam aynısını bizzat kendim de yapmıştım yıllar sonra , o zaman anladım.
‘Bazen de gerçekten bırakmak istediğimiz şeylere dört elle sarılırız.
İtiraf etmesi güç bir şeydir bu. Neye sahip çıkmamız gerektiğini, neyin eski bir fikirden başka bir şey olmadığını nasıl anlayabiiriz? ‘ der Lauren Elkin Flanöz kitabında . ( Sf: 287)

Çerçevedeki fotoğraflarla sohbet etmek yerine yeni taşındığımız evdeki kapı komşusu ile bir sabah kahvesine eşlik etmektir belki de neyin eski bir fikirden başka bir şey olmadığını anlamamıza sebep . Sahip çıkmamız gereken sadece kendi yaşamımızdır belki her nerede yaşıyor ya da yaşamak zorunda kalıyorsak ? Ait olmak önce kendine ait olmakla başlar belki de ?

Eksikliğini hissettiğimiz aidiyet duygusunu beslemek için midir
yanımızda götürdüklerimiz , gözümüzün önünden ayırmadıklarımız o zaman?

Bir gün mutlaka döneceğiz ! Ama vakit gelinceye kadar da evde hissetmek için mi acaba ? Dönmek istemediğimiz bir gün gelirse mi toplar kaldırırız yanımızda getirdiklerimizi?

 

ilknuratalkin Paris

Aralık 2019 Uzak Dergi ‘ 2. Sayı Yazsısı www.uzakdergi.com